Filmdeki korku faktörü, olabilecek tüm yansıtıcı düzlemler (pencereler, su, TV ekranı, bıçak yüzü, resim çerçeveleri gibi) şeytanın ölümcül yollarına dönüştürülüyor. Sonunda kahramanımız, yansımasını ele geçiren kendi içindeki canavarlarla savaş vermek durumunda kalıyor.
(banubozdemir@gmail.com)
Sinemayı ‘ayna’ ile kıyaslarsak, sinemanın toplumun ‘aynası’ olduğunu belirterek, toplumsal bir söylemle başlayabiliriz… Gerçek hayatta ise ayna sır ve gizem içerir. İnsanın birebir yansıması olurken, aksini gösterir aynı zamanda… Aynanın ardındaki, yansıttıkları insanoğlu için tam bir muammadır o yüzden…
AYNANIN SİNEMASAL GÖZÜ Tarkovsky’nin ‘Ayna’sı yönetmenin kendine, ailesine, ülkesine bakışıdır, aynanın yansıttığı bir ortamdan… Bir rüyadır aynı zamanda, şiir gibi akar aynanın sırları arasından, başka bir doğallıkla dökülür anne ve babanın ağzından… Derinlikli ve incelikli bir filmdir… Shining de karşımıza çıkan aynaların gerçekliği, deliliği ve öldürme duygusunu yansıtış biçimi de bir hayli ilginçtir… Ölüm ve kaçış duygusu aynaların içinde birbirine karışarak bize yansır… Gerçeğin kendisi ve aksi konusunda kafası karışık bir rota çıkarır izleyiciye Kubrick… Piano’da gelgitli ruh hallerinin yansıtıcısı olarak başarılı bir şekilde kullanılır… Vampirlerin aynada görülmemesi, ruhlarının olmadığı inancıyla bağdaştırılır. O zaman aynaların ruhun yansıtıcısı olarak uhrevi bir işlevleri olduğunu da belirtebiliriz… Ayna, görülmeyeni görme, gösterme konusunda da kusursuz bir yardımcılık üstlenir. ‘The Others’da, yüzleşme ve gerilimin artması amacıyla kullanılır ayna… Tabii çocukluğumuzun fenomeni Pamuk Prenses’teki ‘Ayna ayna söyle bana’ lafını da unutmamak lazım. Aynaların her şeyi bildiği ve gördüğü, sırlarının ardında bir sürü gizemi sakladıklarını ve saklayamadıklarını görmek açısından…
AYNANIN YAŞAM GÖZÜ Ayna aynı zamanda şimdiki zamanla, belirsiz zaman, şimdiki dünyayla öbür dünya ayrımı arasında da sıkça kullanılır… Yani sinema bir sanat dalı olarak aynayı fazlaca farklı bir göz olarak kurgular… Kahramanlarını ve seyirciyi şaşırtmak için iyi bir yol olarak görür… Aynanın sinemadaki yansıması böyleyken gerçek hayattaki inanışlar yansıması da çok farklı değildir tabii… Örneğin Romalılar aynaların kişinin ruhunu yansıttığına ve refahını etkilediğine inanırlardı. Hayatın kendisini yedi yılda bir yenilediğine inanan Romalıların bu inancı yerini, daha sonra ayna kırmanın yedi yıl boyunca uğursuzluk getireceği inancına bırakmıştır.
Yahudi inancına göre, sevdiğiniz birisini kaybettiğiniz yas gününde aynalar ters çevrilir; inanca göre aksi durumda ölen kişinin bedeni ve ruhu fiziksel dünyadaki güzellikler uğruna hapsolup kalacaktır.
Romalılardan Uzak Doğu’ya yayılmış bilgiler neticesinde, aynaların ruhu hapseden şeytani oluşlar olduğu kanısında hemfikir oluna gelmiş –ve bu yüzden de ölümle özdeşleştirilmiş– ölünün öbür taraftaki hayata geçişini engellediğine inanılmış ve bu ebedi tutsaklık içerisinde ruhların lanetlenmiş olduğuna inanılmıştır. (Vampirlerin yansıması olmadığı inancı da buna dayanır çünkü vampir ölmemiş fakat ruhunu çoktan kaybetmiş bir yaratıktır.)
Aynalarla ilgili gerçek hayatta ve sinema dünyasında bir gezinti yaptıktan sonra gelebiliriz asıl mevzuya… Tabii burada Uzakdoğu filmlerine olan ilgiye değinmeden geçmeyelim. Gerilim mevzusuna iyi kafa yoran ve Başarlı işler çıkaran Uzakdoğu filmleri, teker teker Hollywood tarafından hüpleniyor…
Filmin yönetmeni birçok ülkede yasaklanan Yüksek Tansiyon filmi dikkatleri üzerine çeken Alexandre Aja… Tepenin Gözleri de kendilerinindi. Orijinali Wes Craven’e aitti tabii… Aynalar da Güney Kore yapımı In the Mirror’un yeniden çevrimi… Filmdeki korku faktörü, olabilecek tüm yansıtıcı düzlemlerle (pencereler, su, TV ekranı, bıçak yüzü, resim çerçeveleri gibi) şeytanın ölümcül yollarına dönüştürülüyor. Sonunda kahramanımız, yansımasını ele geçiren kendi içindeki canavarlarla savaş vermek durumunda kalıyor. Eski bir polis olan Ben Carson, birkaç yıl önce yangında kül olan ve personeli ölen bir mağazada gece bekçiliği yapmaktadır. Yangından sadece geriye birkaç ayna kalmıştır. Halen mağazada bulunan bu aynalar, kendisi ile temasa geçemeye başladıktan sonra Carson, ailesini korumak için aynalara gizlenmiş kötü ruhla mücadele etmeye başlar. Yani aynalarla dolu, insanın kendini aynalarda farklı biçim ve ruh halinde gördüğü filmlerden biriyle karşı karşıyayız… Ama adamın alkol bağımlılığı yüzünden evinden ve işin den uzaklaştırılması, karısının doktor olması, karısının adamın ruh halini alkole bağlaması ve sonrasında mevzuyu anlayıp çırpınması gibi klişeler zaman zaman sinir bozucu hale gelebiliyor… Ve hatta konu o kadar anlamsız bir dallanma budaklanma arz ediyor ki bakalım yönetmen aynalara nasıl bağlayacak diye düşünüyorsunuz… O yüzden uzun bir bocalamadan sonra konu bağlanıyor… Çocukların aynalarla olan iletişimi burada da vurgulanıyor, Shining’de olduğu gibi… Aslında artık sinemada konu geri planda kalıyor… Klişeleşmiş efektler burada da vurgulanıyor, duyguyu bile aynalardan çıkarıp içimize sokmak durumunda kalıyoruz…